Dogru kaynak Dogru kaynak Video Dogru kaynak Dogru kaynak

islamiyetin kabulünün türklerde sosyal hayatında gerçekleştirdiği değişikler

dogrukaynak Ödev-Ders » Tarih - İnkılap Tarihi » islamiyetin kabulünün türklerde sosyal hayatında gerçekleştirdiği değişikler
Hit : 6344
Tarih : 06 Aralık 2010 21:21
Yükleyen : Paylasimci
Oy Ver (0/1365) :

Değişme, bir olgunun bir nesne ya da organizmanın bir durumdan yeni duruma geçişidir. Toplumsal değişme ise, toplumu meydana getiren kurumlar başta olmak üzere sosyal ilişkilerde ve sosyal yapılarda mevcut durumlardan yeni, bambaşka bir duruma geçişi ifade etmektedir . En yaygın şekliyle sosyal değişme, zaman içerisinde bir toplumun yapısında ve bu yapının çeşitli fonksiyonlarında ve bireylerin üstlendiği toplumsal rollerde, yani toplumdaki ilişkiler sisteminde, toplumsal kurumlarda ve bireylerin davranışlarından meydana gelen değişmeler olarak tanımlanabilir. Değişme, evrensel bir olgu olup çok eskiden beri düşünürlerin ilgisini çekmiştir. Ancak sosyolojik anlamda değişmenin açıklanması problemi, 19. yüzyılda sanayi devrimi ile birlikte gelişen hızlı sosyal hareketlilikler sonucunda önem kazanmıştır

Değişmenin olmadığı bir insan topluluğu düşünmek mümkün değildir. Bütün insan topluluklarında sosyal değişmeden bahsedilir. Yalnız sosyal değişme, daha önce ifade edildiği üzere, medeniyet tarihinde bazen hızlı, bazen de yavaş bir şekilde ortaya çıkmıştır. Özellikle, Ortaçağın statik sayılabilecek insan topluluklarında dahi bir değişmeden bahsedilebilir. Değişmeden söz edebilmek için belirli süreye ihtiyaç vardır. Başka bir ifade ile sosyal değişme bir süreç içinde izlenebilmektedir

“Sosyal değişmenin nedenleri veya ona sebebiyet veren faktörler konusunda bugüne kadar çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Amerikalı sosyolog Johnson bunları üç grupta toplamaktadır.

* Sosyal sistemin kendi iç bünyesinden kaynaklanan değişme sebepleri ki bunların başında ‘çatışma’ gelmektedir.
* Sosyal sistemin ilgili olduğu ortamın etkilerine bağlı değişmeler ki bu gruba ‘kültür değişmeleri’ dâhil bulunmaktadır.
* Çevrenin etkileri

Öte yandan sosyologlar, öteden beri sosyal değişmede rol alan faktörlerden birini ve mesela; fiziki çevre faktörünü, teknolojiyi ve bu alanda kaydedilen gelişmeleri, ırk faktörünü, iktisadi üretim yapılarını, bilgi seviyesini yahut ta dini inançları, vb. sosyal değişmenin hakim faktörü olarak görmek istemişlerdir. Zamanla bu görüşlerin etrafında ekoller oluşmuş ve kendini tenkitlerden kurtaramamış sosyal değişme nazariyeleri bulunmaktadır. Sosyal değişmede nüfusun azlık veya çokluğunun hakim rol oynadığını öne süren görüşle tekniği ön planda tutan yahut ekonomik alt yapıya ağırlık veren materyalist görüş ve nihayet kültürel değerlere ve özellikle de manevi-dini kültür değerlerine ağırlık veren görüşlerden her biri sosyal değişmenin determinist bir biçimde açıklayıcıları ve belirleyicileri olduklarını iddia etmişlerse de, ampirik verilerin ortaya koyduğu ve bugünün sosyoloji çevrelerinde genellikle paylaşıldığı üzere, her ne kadar bu faktörlerden biri veya ötekisi belli şartlarda sosyal değişmenin hakim veya belirleyici faktörü imiş gibi görünseler de, bu durumlarda veya başkalarında başka faktörlerin de işin içine karıştığı ve değişme olgusunun birçok faktörlerin karşılıklı etkileşimi veya birleşiminin bir sonucu olduğu anlaşılmaktadır”

Burada din sosyolojisi bakımından önemli olan konu sosyal değişme içerisinde dinin ne gibi bir rolünün olduğu ve sosyal değişme ile din arasındaki ilişkidir.


Din ile sosyal değişme arasındaki ilişki ele alındığında bir yandan sosyal değişmenin din üzerindeki etkisi söz konusu olurken, diğer yandan da dinin sosyal değişme süreci içerisindeki rolü üzerinde durulması gerekmektedir. Ünver Günay konuyu bilimsel ve sosyolojik terminoloji ile ifade etmek suretiyle, din ile sosyal değişme arasındaki ilişkiyi, sosyal değişmeyi engelleyen bir faktör olarak din, sosyal değişme faktörü olarak din, sosyal değişimin din üzerindeki etkileri, şeklinde üç yönlü ele almaktadır .

Bunun yanı sıra, din ile sosyal değişimin karşılıklı ilişkilerini iki tipte belirtebiliriz. Bunlardan birincisi, dinin etkili olduğu din-sosyal değişim ilişkisi; bunu da kendi içerisinde üç tipte ele alınabilir: Birincisi, dinin, sosyal değişimi yavaşlatıcı bir faktör olarak etkili ve işlevsel olduğu din sosyal değişim ilişkisi; ikincisi, toplumsal değişimi takviye edici bir faktör olarak işlev gördüğü ilişki biçimi; üçüncüsü ise dinin toplumsal değişimin temel faktörü olduğu ilişki biçimidir. İkincisi ise dinin etkilendiği sosyal değişim- din ilişkisidir. Bu da kendi içerisinde üç tipe ayrılabilir: Birincisi, sosyal değişimin dini engelleyici olduğu, olumsuz yönde etkilediği sosyal değişim- din ilişkisi; ikincisi, sosyal değişimin dinin lehine işlev gördüğü ilişki biçimi ve üçüncüsü ise sosyal değişimle birlikte dinin kendini değiştirmesidir

Weber, dinin sosyal değişmedeki olumlu ya da olumsuz veya muhafazakâr yahut yaratıcı rollerini daha iyi aydınlatmak üzere dini önderlerin bir tipolojisini çalışmaya çıkarmaktadır. Bu maksatla O, ‘peygamber’ ve ‘rahip’ tipleri üzerinde önemle durmaktadır. Bu iki tipten rahip, işleyen ve yerleşmiş bir sistemin parçası olarak, onun üzerinde hiçbir yaratıcı fonksiyon icra etmeksizin yalnızca müesseseleşmiş geleneksel düzenin idamesini sağladığı halde peygamber, orijinal tecrübesi ile yerleşmiş modellere meydan okur ve şayet başarılı olursa, yeni mesajının yaratıcılığı sayesinde taraftarının sosyal hayatı üzerinde köklü değişiklikleri gerçekleştirir. Weber’in terminolojisinde peygamber, karizmatik liderliğin dini bir tezahürüdür . Karizma ile nesneler arasındaki sıkı bağları, ayinci tutuculuğu ortadan kaldıran hem dinsel, hem tarihsel güç peygamberliktir. Ulusal ya da etnik tek bir grubun üyelerine değil, bütün insanlara seslendiği için, bu dünya ile öteki arasında, nesneler ile karizma arasında temel bir karşıtlık kurduğu için peygamberlik devrimcidir

Sonuç olarak, görüldüğü üzere, sosyal değişme ve din ilişkileri bir yönüyle muhafazakârlığı ve geleneğe bağlılığı nedeniyle değişmeye engel oluştururken, diğer yandan taşımış olduğu dinamik ruh sayesinde değişmeyi etkileyen önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmakta ve zamanla toplumda ortaya çıkan değişmelerin dini yaşayış üzerinde yankıları olmaktadır.

MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA TÜRKLERDE SOSYO-KÜLTÜREL VE DİNİ DURUM


Din değiştiren kişilerin ve toplulukların din değiştirme sonrası hayatlarında bazı önemli değişmeler olduğu bilinmektedir. Burada Türklerin İslamiyet’i kabulden sonra sosyal-kültürel ve dini hayatlarında gözlenen değişmeler üzerinde durulacaktır. Bu bölümde Türklerin İslam dinini ne kadar benimsedikleri, Müslüman olduktan sonra yaşantılarındaki eski inançların etkisi hala devam edip etmediği ve Türklerin İslam dinini kabul etmeden önceki sosyal durumu ile İslam dinini kabul ettikten sonraki sosyal durumu arasındaki benzerlikler ve farklılıklar neler olduğu gibi soruların cevapları bulunmaya çalışılacaktır.


Din değiştirme, toplumun eski kimliğini değiştirmesi şeklinde de karşımıza çıkmaktadır, bazı durumlarda toplumun önceki haliyle, din değiştirdikten sonraki durumu birbiriyle tezat teşkil ettiği gözlenmektedir. Konunun araştırmacıları din değiştirmenin kimlik, kişilik, hedef, inançlar, fikirler, davranış ve değerler açısından köklü bir değişiklik gerektirdiği hususunda hemfikirlerdir .


Yeni bir din veya medeniyetin kabulü, cemiyette inanış, düşünüş ve yaşayış gibi çeşitli bakımlardan meydana getirdiği değişiklik ve inkişaflar dolayısı ile bir milletin tarihinde önemli bir hadise olmak özelliğini daima korumaktadır. Böyle bir değişikle milletlerin varlıklarını koruduğu, yeni bir iman ve hızla ileri bir seviyeye eriştiği veya milli bünyelerini sarstığı, hatta milli benliklerini kaybettiklerinin misallerine tarihte rastlamak her zaman için mümkündür. Din değiştirmenin millet hayatında meydana getirdiği değişiklikleri Türk tarihinde de açık olarak görebiliriz. Türkler Müslüman olmadan önce gerek Türkistan’da ve gerekse yayıldıkları ülkelerde Budizm, Maniheizm, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi dinleri kabul etmişlerdir. Ancak bu dinleri kabul kısmen olmuş ve büyük Türk kitlesi kendi Gök-Tanrı inancına bağlı kalmışlardır. Türklerin kısmen de olsa kabul ettikleri bu dinlerin ortaya koyduğu nizam onların töre ve yaşayışlarına uymadığı için kısa zamanda milli benliklerini kaybetmişlerdir. Göktürk hakanı Bilge Kağan, veziri Tonyukuk’tan bir Budist mabedinin yapılmasını istediği zaman vezirin ona verdiği “savaşı ve hayvan etini yasaklayan ve miskinlik telkin eden bu dinin kabulü Türkler için felaket olur” cevabı, bu hususu ortaya koymaktadır. Museviliği kabul etmiş olan Hazarların, Hıristiyanlığı kabul etmiş olan Bulgar ve Macarların bugün için Türklüklerinden bahsedilemez. İslam dininin kabulü Türklere yeni bir ruh ve kuvvet vermiş ve Asya steplerinden Avrupa içlerine kadar uzanan sahalarda büyük ve uzun ömürlü imparatorluklarda başlıca amil olmuştur. Müslüman Oğuzların, H.z. Muhammed zamanından beri asırlarca Darül Cihad ilan edilerek seferler yapılmasına rağmen bir türlü gerçekleştirilemeyen Anadolu’nun fethinde ve burasının ikinci bir Türk vatanı olmasında, Osmanlı İmparatorluğu gibi Dünya tarihinin en büyük ve uzun ömürlü İmparatorluklarından birinin kurulmasında İslam dininin oynadığı rol son derece önemlidir. Bunlardan daha önemlisi İslam dininin ortaya koyduğu nizam ile Türk töre ve yaşayışı birbirine uyduğu ve birbirini tamamladığı için Türkler milli varlıklarını devam ettirmişlerdir (Yıldız, 1981:314-5). Türkler Müslüman olduktan sonra kısa sürede İslam dinini benimsemekte ve İslam dininin bayraktarlığını omuzlarına almalarında da bunun etkisi gözlenmektedir.

Müslüman Türklerde Sosyo-Kültürel Durum
Türk tarihinin, Türk-İslam safhasında kurulan siyasi teşekküller artık tam bir ‘bozkır ili’ sayılmaz. Sosyal durum, iktisadi hayat, idari ve askeri yönlerden olduğu gibi, dil, edebiyat, sanat itibari ile de Türkler, yeni bölge ve kültür şartlarının gereklerine uymuşlar, dolayısı ile eskisinden oldukça farklı bir hüviyete bürünmüşlerdir (Togan, 1970:75-104). Bu şartlardan biri, İslamiyet’in dünyevi faaliyetleri de kadrolayan kitabi bir din olması, diğeri de yerli halkın, İslami akide ve müesseselerle birlikte, eski İran geleneklerinden bir kısmını yaşatmakta devam etmesidir. Türkler davranışlarını, çevrenin siyasi, sosyal ve kültürel durumuna göre ayarlayabildiklerinden dolayı, idarelerindeki bölgelerde Müslüman kitlelerce alışılmış ve onları tedirgin etmeyen gelenek ve kuruluşlara müdahale etmemişlerdir. Bu itibarla; sosyal tabakalaşmanın devamı, halk dili Farsça ile Kur’an dili Arapçanın konuşma ve yazışmada, edebiyatta, dini ve ilmi eserlerde kullanılması, Türk idareciler tarafından İslami isimler, unvanlar, lakaplar alınması, mevcut hükümet teşkilatının muhafaza edilmesi, devleti koruma hizmetine yerli unsurların iştirak ettirilmesi ve İslam inanç ve ideallerinin devlette üstün bir manevi güç durumuna yükselmesi bu Türk siyasi teşekküllerinin özellikleri olmuşlardır .


Fakat bu Türk devletleri tam bir İslam devleti de değildir. Aradaki farklar temelde ve özde olduğu için mühimdir. Türk-İslam devletinin İslam devletinden ayrıldığı noktalar özellikle, hükümranlık anlayışı, devlette askeri karakter, dini davranış, toprak rejimi ve sosyal haklarda belirir. Buna göre, Türk devletleri İslam dininin hakim bulunduğu ülkelerde mevcut kültür çevresi değerleri ile bozkır Türk siyasi, sosyal, hukuki örf ve geleneklerinin birbiri ile kaynaştığı, kendine has teşekküllerdir. Bu kaynaşma tabiatıyla kolay olmamış, uzunca bir geçiş merhalesi gerekmiştir. Türklerin tek tek veya küçük aileler halinde Hilafet hizmetine girmeleri bir yana bırakılırsa, Türk-İslam devleti olan Karahanlılar zamanı bu geçişin devlet seviyesindeki devresini teşkil eder. Orta Asya’da halkı yüzde yüze yakın Türk asıllı bir sahada kurulduğu için siyasi, toplumsal ve hukuki yönden Türk olan bu devlet, dini açıdan İslamiyet’i temsil etmekle, Türk-İslam cemiyet tipine doğru köprü vazifesini görmüş bulunuyordu. Bu gelişmenin Selçuklularda tamamlandığını görüyoruz .


İslamiyet’i kabul eden Türkler, bu dine yalnızca asker olarak hizmet etmiş değillerdir. Müslüman Türkler siyasi, idari ve ilmi alanlarda da önemli başarılara imza atmışlardır. Nitekim önceleri Arapların, sonra İranlıların ve İslamiyet’i din olarak benimsemiş bütün milletlerin, kaynağını İslam’dan alarak geliştirdikleri İslam kültür ve medeniyetinde, Türklerinde inkâr edilemeyecek ölçüde katkıları bulunmaktadır .


Türkleri, İslam’dan aldıkları değerler sayesinde milli benliklerini koruma, muhafaza edebilme imkânını bulmuşlardır. Ünlü mütefekkir Erol Güngör ‘İslam olmaları sayesinde Türkler kendileri tarih sahnesinde üstün millet olarak devam ettirmenin de bir yolunu buldular, öbür taraftan İslam âlemi de Türklerin katılmasıyla taze bir kan ve can buldu. Türkler İslam dinini kendileri için bir milli din haline getirdiler, bütün benlik ve samimiyetleriyle bu dine sarılarak XI. yy.dan itibaren İslam Dünyasının bütün düşman kuvvetlere karşı korunması işini tek başına yüklendiler.’ .


İslamiyet, yerleşik hayat içinde ortaya çıkmış ve yerleşik hayatı düzenleyen bir sistem getirmiştir. İslam dini insanlar arasında kabile ayrılıklarını aşan bir birlikteliğin kurulmasına çalışıyor, aynı dine inanan insanlar arasındaki sosyal ve iktisadi, siyasi farklılıkların kaldırılmasını gaye ediniyordu. İşte Türkler uzun zaman böyle bir sosyal düzene erişme mücadelesi verdiler (E.Güngör, 1999:160). Bunun neticesinde Türklerin İslam dinine girmeleri, çoğu göçebe olan Türklerin yerleşik hayata geçiş süreçlerini hızlandırdı (Günay-Güngör, 1999:284). Türklerin eski hayatında ‘ulus’ adı verilen kabile gruplarının önemli bir yeri vardı; bunlar birbirine karşı devamlı hâkimiyet kavgalarına girişiyorlar, aralarında üstünlük davası güdüyorlar, bu mücadelelerde kendi millettaşlarına da düşmanlarıyla aynı muameleyi yapabiliyorlardı, kurdukları devletler bir boyun öbürlerine hakim olması veya bir çeşit boylar federasyonu şeklinde ortaya çıkıyordu. İslam’dan sonra bu türlü ayrılık ve düşmanlık duyguları din bakımından hor görüldüğü gibi, İslam medeniyetlerinin bir gereği olarak yerleşik hayata geçme olayı da kabile bağlarının zayıflamasına yol açtı. Bu iki tip değişme birbirinin tamamlayıcısı olmuştur; yani Türkler yerleşik hayata geçtikçe dini daha mükemmel bir şekilde öğrenip benimsedikleri gibi, bu yeni hayat tarzı onların birbirine daha çok yaklaşıp kaynaşmasını sağlayacak şartları da oluşturmuştu. Türklerde, sosyal yapı, siyasi yapının temelini oluşturduğu için, Türklerin en sağlam devletleri, en çok yerleşik hayata dayandıkları zaman kurulmuştu .


Bunun yanında, şehir hayatına geçiş Doğu’dan Batı’ya doğru bir gelişme gösteriyordu. İlk Türk şehirleri İslamiyet’e ilk geçen bölgelerde gelişti ve oralarda devamlı bir Türk varlığı meydana geldi. Türkistan şehirleri Türk kültürünün yerleşik medeniyet halinde gelişmesine sahne olan yerler olarak Türk karakterini hep korumuşlar, yabancıları eritmişlerdir .


Fakat bununla birlikte, Türkler artık yeni bir hayata geçmiş bulunuyorlardı. Bu yeniliğin başlıca iki kaynağı vardı. Birincisi, yeni bir inanç sistemini benimsemişlerdi ve bu inanç sistemi insanın sadece Tanrı ile değil aynı zamanda diğer insanlarla olan münasebetlerini de düzenliyordu. Bu yüzden Müslüman bir devletin, sosyal, siyasi ve iktisadi bakımdan da İslam’ın esaslarına uygun bir teşkilatlanmaya geçmesi gerekiyordu. İkincisi, Türkler Müslüman olarak yeni bir medeniyet dairesinin içine girmişler ve bu daireye dahil olan başka bir takım milletlerle kültür ve medeniyet alışverişi yapmaya başlamışlardır .

 »sosyal bilgiler ve biz, »sosyal duygusal alanla ilgili oyunlar, »2010- 2011 sosyal dayanışma yardımlaşma kızılay kulübü yıllık planı ve çalışma takvimi,

Yorumlar

Adınız :

E-Mail Adresiniz :

Yorumunuz :

Yorum yapılmamış.